Bir MS ‘linin Gözünden: İnkâr, Kabulleniş ve Yol Arkadaşlığı

Bir MS'li olarak hikayemi kelimelere dökmek, bunu sesli bir şekilde paylaşabilmek benim için hem çok özel hem de oldukça zorlayıcı bir durum. Ama şuna tüm kalbimle inanıyorum ki: Paylaşmak iyileştirir, paylaştıkça güçleniriz. Belki de bu satırlar, şu an bir hastane odasında korkuyla bekleyen, yeni teşhis alıp ne yapacağını bilmeyen birinin kalbine dokunur, yoluna ışık olur.

Benim hikayem 15 yaşımdayken, sağ gözümdeki bulanık görme şikayetiyle sıradan bir göz doktoruna gitmemle başladı. Doktor beni acilen nörolojiye yönlendirdiğinde neye uğradığımı şaşırmıştım. Hayatımın o 2-3 günü sayamayacağım kadar çok makineyle, görme testleriyle ve üst üste girdiğim MR'larla geçti. Bir yandan hastanede kortizon tedavisine başlanmış, bir yandan da teşhis için belimden sıvı (BOS) alınmıştı. O atakta bana net bir teşhis konulmadı, bir ilaç tedavisine de başlanmadı. Ama insan kendini biliyor işte; içten içe MS olduğumu hissediyor fakat bunu hiç kimseyle paylaşamıyor, kabullenemiyordum.

İnternette sürekli araştırma yapıyor, semptomlarımı kendi içimde sessizce doğruluyordum. Sanırım her MS ‘linin ilk anlarda yaşadığı o devasa korkuyu ben de en derinden yaşadım: "Yürüyemeyecek miyim?" çünkü arama motoruna MS yazıp videolara tıkladığınızda karşınıza ilk olarak tekerlekli sandalyedeki bireyler çıkıyor. O görselleri gördükçe içimdeki korku, endişe büyüyordu; "Ben daha çok küçüğüm, bunu hak etmiyorum" deyip her şeyi inkâr ediyordum. Bu belirsizlik süreci beni sürekli yorgun ve mutsuz biri haline getirmişti.

İki sene sonra, 17 yaşıma geldiğimde bu kez sol gözüm aynı bulanıklıkla sinyal verdi. Ama bu sefer hastaneye gitmeden önce emindim: Ben MS hastasıydım. Doktorlar beni hemen MR'a aldılar, eski ve yeni sonuçlarımı karşılaştırdıklarında net teşhis konuldu. Hemen yatışım yapıldı, damardan kortizonlar yeniden başladı, kilo alacak perhiz yapacaktım. Hastaneden taburcu olduğumda artık benim için yeni, bilinmezlerle dolu bir dönem başlıyordu. Ortada kabullenmem gereken bir hastalık vardı ve hayatımı ona göre şekillendirmeliydim. Tabii o zamanki korku dolu düşünceme göre: "Yaşarsam..."

Kafamın içi susmak bilmeyen sorularla doluydu: Yürüyebilecek miydim? Hep daha mı kötüye gidecekti? Hasta olduğum için beni hala severler miydi? Bir de tüm bunların ortasında hazırlanmam gereken bir üniversite sınavı vardı. Kendi kendime "Çalışsam ne değişir ki, zaten hastayım" diyordum.

Sonra beynim kendini hayatta tutabilmek için o bilindik savunma mekanizmasına sığındı: Yok saymak. Ben iyiydim, bana bir şey olmayacaktı. Bu hastalık hiç yokmuşçasına, eski hayatıma kaldığım yerden devam etmeye başladım. Sınavıma çok az bir zaman kalmıştı ki, yeni bir atak daha "Merhaba" dedi, kendini hatırlattı. Bu sefer çok erken fark ettiğim için hemen tedavime başlandı ve fiziksel olarak toparladım. Kendi kendimi kandırmaya devam ediyordum: "Ben iyiydim zaten, hasta falan değildim." Hastalığı bu şekilde yok sayarak sınava girdim ve istediğim yeri kazandım. Ama hayatın bir gerçeği var: Görmezden gelmek, sorunları asla çözmez. Zamanla mental olarak büyük bir çöküş yaşamaya başladım. Kendimi sevmiyor, kendime değer vermiyor, bu hastalıkla bir türlü barışamıyor ve onu hayatıma kabul etmiyordum. Hatta öyle bir noktaya gelmiştim ki, ilaçlarımı bile düzensiz almaya başlamıştım. Ta ki, o kırılma anını yaşayana kadar. Hastalığımla, yani şu anki "yol arkadaşımla" barışmamı sağlayan o adım, Karadeniz MS Kampı'nın kapısından içeri girmemle başladı.

Orada benim gibi bu yoldan geçen bir sürü MS'li, yani MS’daş vardı. Herkesin kendine özel MS hikayesini, o inişli çıkışlı yolculuğunu dinlemek ruhuma o kadar iyi geldi ki... Orada çok büyük bir gerçeği fark ettim: Bu hastalık benim için bir ceza değildi. Hayatın, Allah'ın bana "Dur bakalım, biraz yavaşla. Kendinle ilgilen, kendine değer ver ve güzel yaşa" deme şekliydi. O kamptan döndükten sonra her şey değişti. İlaçlarımı hiç olmadığı kadar düzenli almaya, spor yapmaya ve beslenmeme dikkat etmeye başladım. Ama en önemlisi, kendimi ve hastalığımı sevdim. Hayatta her şey her zaman yolunda gitmeyebilirdi, yorulabilirdim, tökezleyebilirdim ama artık biliyordum ki ben bunlarla mücadele edebilecek güce sahiptim.

Tüm bu farkındalıktan sonra; doktorum Haluk Gümüş'ün o güven veren emeği, ailemin sonsuz desteği ve en önemlisi kendi çabam sayesinde hastalığım bir düzene girdi. Artık çok iyi biliyorum ki MS bir ceza değil, bir yol arkadaşı. Onu sevip şefkatle kucakladığında, o sana zarar vermiyor; aksine sana kendi değerini bilmeyi öğretiyor.